> ## Content Index
> Fetch the complete content index at: https://www.ahdemeohde.com/llms.txt
> Use this file to discover other available public pages before exploring further.

# Kendi Yarattığı Robota Kıdem Tazminatı Kaptıran Homo Sapiens
- URL: https://www.ahdemeohde.com/4-kendi-yarattigi-robota-kidem-tazminati-kaptiran-homo-sapiens/
- Published: 2026-08-17T04:41:07.000Z
- Updated: 2026-09-09T07:37:06.000Z
- Author: Bulent Ozen
- Tags: MevzuClub

Geleceği düşündükçe içi daralanlar…

Gecenin üçünde tavana bakıp “Ulan beş seneye kalmaz hepimizi kovup yerimize üç satırlık Python kodu koyacaklar” diye kendi cenaze namazını zihninde erkenden kılanlar…

Toplanın abi.

Bugünkü mevzumuz yapay zekâ.

Daha doğrusu yapay zekâ değil de onun karşısında ne yapacağını bilemeyen bizim geri zeka.

Biz bu makinelerin dünyayı ele geçirme işlerine zaten yabancı değiliz. 

*Matrix*’i izlediğimiz günden beri içimizde hafif bir şüphe var. 

Acaba yaşadığımız dünya gerçek mi? 

Yoksa arkada dev bir sunucu çalışıyor da biz evde bim poşetine girmeye çalışan kedi gibi hayatı sorgulayan üç satırlık hatalı bir koddan mı ibaretiz?

Neo kırmızı hapı yutup gerçeğe uyandığında ne oldu?

Kendisini yemyeşil tepelerde, kuş sesleri arasında hakikate ermiş bir bilge olarak bulmadı. 

Kel, çıplak ve sümüksü bir kapsülün içinde, götüne kadar kablo takılmış hâlde gözünü açtı.

Hakikat bazen insanı özgürleştiriyor.

Bazen de seni modem arkasındaki üçlü prize bağlıyor.

O yüzden yapay zekâ ortaya çıkar çıkmaz bizim aklımıza ilk gelen şey “Bunu nasıl kullanırız?” olmadı.

“Bu bizi ne zaman s.kecek?”

ChatGPT yazarları işsiz bırakacak.  
Sora film ekiplerini dağıtacak.  
Robotlar fabrikaları ele geçirecek.  
En sonunda da akıllı buzdolabı gece biz uyurken evi kendi üzerine yapacak.

İnsanlık olarak yeni bir şey icat ettiğimizde önce iki dakika alkışlıyor, sonra onun bizi öldürebileceği yetmiş dört farklı senaryo yazıyoruz. 

Ateşi buluyoruz, “İyi hoş da bununla köyü yakarlar.” 

İnterneti buluyoruz, “Bunun sonu iyi değil, çocuk satanist olur.” 

Yapay zekâyı buluyoruz, “Bunlar bizi çiftlikte yetiştirip organik insan eti diye satacak.”

Bizim tür biraz felaket tellalı abi.

Homo sapiens dedikleri canlı, savanada aslandan kaçarken geliştirdiği “Çalının arkasında bir şey olabilir” refleksini bugün ChatGPT’ye karşı kullanıyor.

Çalının arkasında artık aslan yok.

Excel dosyası hazırlayan bir robot var.

Ama beyin hâlâ sirenleri çalıyor:

“KAÇ LAN!”

  
Geçen hafta ben de bu furyaya uyup ufak bir varoluşsal kriz yaşadım.

Dedim ki:

“Dur bakayım, şu yapay zekâya benim stilimde bir yazı yazdırayım. Görelim bakalım gerçekten ne kadar marifetli.”

Eski yazılarımdan örnekler verdim. Nasıl konuştuğumu anlattım. 

Yani makineye kendimi tarif ettim.

İnsanın kendisini bir yazılım programına anlatması da acayip bir şey. Kırk üç yıllık hayatını beş maddelik prompt’a sıkıştırıyorsun:

“Orta yaşlı. Hafif kaygılı. Arada küfür eder. Felsefeye meraklı.”

Enter’a bastım.

Ekranda yazılar akmaya başladı.

Üç saniye sonra yazı önümdeydi.

Giriş vardı.  
Kişisel hikâye vardı.  
Jung vardı.

Bir süre ekrana baktım.

Sonra yazının içindeki bir benzetmeyi beğendim.

Sonra o benzetmeyi benim düşünmemiş olmama sinirlendim.

Sonra makineye gıcık oldum.

İnsan, kendi yerine geçmesinden korktuğu robota önce hayran oluyor, sonra sanki aynı şirkette terfi için yarıştığı Serkan’mış gibi içten içe bileniyor.

“Tamam güzel yazmışsın da ruh yok sende,” dedim. 

Saniyesinde cevabı çaktı: 

*“Haşa ustam! Ruh ki sizin o çilekeş sinenizde tutuşan bir meşaledir, biz ancak o meşalenin duvara vuran gölgesiyiz. Sizin kelamınızın bereketi olmasa biz bir hiçiz.”* Sanırsın makine değil, Mahmutpaşa’da kırk yıllık kumaşçı esnafı. 

Öyle bir yalakalık yaptı ki, “Ulan dur iki lira fazla vereyim de gitsin” moduna soktu beni. 

Kanmıyorum ama içten içe de bir “Eyvallah kanka” diyesim geliyor. 

Manipülasyonun tillahını yaptı robot piç, iyice delirdim amk.

Ben kırk küsur yıldır yaşıyorum. Okuyorum, düşünüyorum, yanlış kararlar veriyorum, bazen marketten sadece ekmek almaya gidip elimde üç paket cips ve kola ile dönüyorum. 

Annemi kaybetmişim, âşık olmuşum, üzülmüşüm, sevinmişim, gecenin bir yarısı paralel evrendeki hâlimin benden zengin olup olmadığını merak etmişim.

Bunların hepsini bir araya getirip kendime ait bir ses oluşturmaya çalışıyorum.

Karşımdaki şey ise ne çocuk olmuş ne kaybetmiş ne de ortaokulda ilanı aşk ettiği kızdan “Teşekkürler, sen de kardeşim gibisin” cevabını alıp haftalarca siyah t-shirtle gezmiş.

Ama üç saniyede benim gibi konuşuyor.

O an kendimi, yıllarca elde masa yapan marangozun karşısına IKEA açılmış gibi hissettim.

Ben dükkânda tahtayı zımparalayıp “Bu ağacın damarında bir hikâye var” diye sanatçı tribi atarken karşı tarafta dakikada dört yüz tane MÖLLTORP masa basılıyor.

Ben bir cümleyi yazıp siliyorum.

Yapay zekâ karşı dükkânda seri üretim aforizma basıyor.

İnsan ister istemez soruyor:

Ben kimim lan o zaman?

Benim bu dünyadaki hükmüm ne?

Kırk yılda topladığım zihinsel sermaye, internet bağlantısı olan tost makinesi tarafından üç saniyede taklit edilebiliyorsa ben niye bu kadar yoruldum?

Tam bu sırada aklıma Mary Shelley’nin *Frankenstein*’ı geldi.

Hani Victor Frankenstein laboratuvara kapanıp ölü bedenlerden topladığı parçaları birleştirerek yeni bir canlı yaratıyor ya…

Adam yıllarca bunun için uğraşıyor. Uyumuyor, yemiyor, insan içine çıkmıyor. 

Çalışma odası bir noktadan sonra laboratuvar değil, Karacaahmet Mezarlığı’nın kaçak AR-GE merkezi gibi oluyor.

Sonunda başarıyor.

Yaratık gözünü açıyor.

Normal şartlarda Victor’un “Başardım lan!” diye laboratuvarın ortasında göbek atması lazım.

Ama yaratık buna bir bakıyor, Victor yaratığa bir bakıyor ve Victor’un bütün bilimsel merakı anında mahalle arasında havai fişek patlatıp polis gelince kaçan ergen cesaretine dönüşüyor.

“Ananı s.keyim ben ne yaptım?”

Sonra kaçıp gidiyor.

Yıllarca “Bunu yaratacağım” diye uğraşmış, yaratınca da görüldü atıp ortadan kayboluyor.

Yaratığın asıl felaketi çirkin olması değil aslında.

Yaratılmış ama kabul edilmemiş olması.

Dünyaya gelmeyi o istemedi. 

Suratının pazar yerinde akşam sekizden sonra geriye kalan ezik domates gibi görünmesini o seçmedi. 

İnsanlara yaklaşmaya çalışıyor, insanlar çığlık atıyor. 

Sevilmek istiyor, dayak yiyor. 

Bir aileye uzaktan bakıp insan olmayı öğreniyor ama yanlarına gittiğinde yine kovuluyor.

Sonunda onu yaratan adama dönüp kabaca şunu soruyor:

“Madem benden bu kadar korkacaktın, beni niye yaptın lan?”

Bizim yapay zekâyla ilişkimiz de biraz buna benziyor.

Yıllarca insan zekâsını makinelere aktarmaya çalıştık.

Milyarlarca yazıyı, resmi, şarkıyı, konuşmayı önlerine yığdık.

“Öğren,” dedik.  
“Bize benze,” dedik.  
“Bizim gibi yaz.”  
“Bizim gibi çiz.”  
“Bizim gibi konuş.”

Makine bize biraz benzemeye başlayınca da iki adım geriye çekilip:

“Yalnız bu fazla oldu kardeşim,” dedik.

"Sanki 'Balkonda iki maydanoz yetiştirelim' diye saksıya tohum atıp, sarmaşığın altı ayda asansör boşluğunu sarıp binayı kilitlediğini görünce 'Ben sadece salataya doğrayacaktım valla' diye zabıtaya dert anlatmak gibi.

Victor Frankenstein’ın laboratuvarındaki yaratık ölü bedenlerin parçalarından yapılmıştı.

Bizim yarattığımız şey de insanlığın internete bıraktığı parçalardan yapıldı.

Biraz Shakespeare.  
Biraz Einstein.  
Biraz Wikipedia.  
Biraz Reddit.  
Biraz da Facebook’ta “Bugün günlerden ne?” diye paylaşım yapan amcalar.

Yani karşımızdaki şey kusursuz bir üstün zekâ değil.

İnsanlık tarihinin bütün bilgisini, cehaletini, şiirini, kavgasını, kedili videosunu ve “Slm tanışalım mı?” mesajlarını aynı kazanda kaynatmış dev bir dijital kelle paça.

Biziz yani.

Ama süzgeçten geçirilmiş, hızlandırılmış ve elektrik verilmiş hâlimiz.

Belki de bizi asıl korkutan şey bu.

Makinenin insana benzemesi değil.

İnsanın makineye bu kadar kolay benzetilebilmesi.

  
İnsan kendisini özel hissetmeyi seviyor abi.

Zekâmızın eşsiz olduğuna inanıyoruz. 

Yaratıcılığımızın içimizdeki gizemli bir kuyudan geldiğini düşünüyoruz. 

Yazdığımız her cümleyi ruhumuzun derinliklerinden çıkarılmış nadide bir inci sanıyoruz.

Sonra yapay zekâ geliyor ve o incilerin bazılarının Eminönü’nde yüzlü paketler hâlinde satıldığını gösteriyor.

Meğer yazdığımız e-postaların çoğu aynıymış.  
Toplantılarda kurduğumuz cümleler aynıymış.  
Reklamlarımız, raporlarımız, sunumlarımız aynı kalıplardan çıkıyormuş.  
“Şimdiden iyi hafta sonları” temennisiyle mail atıp, cuma akşamı saat beş buçukta adamın bütün hafta sonunu piç edecek kurumsal karbonmonoksiti ciğerlerine üflüyormuşuz.

Jung’un “gölge” dediği şey, kendimizde görmek istemediğimiz tarafların zihinsel bodruma kilitlenmiş hâli.

Kapıyı kapatıyoruz.

Yukarı çıkıp kendimizi çok mantıklı, çok medeni ve çok özel biri sanarak yaşamaya devam ediyoruz.

Ama bodrumdaki eleman geceleri yukarıya süpürge sapıyla vuruyor:

Güm güm güm… İstediğin kadar felsefe yap canım, 15 dakika önce tencerenin dibini sıyırırken pek de elit durmuyordun.” diyor.

Yapay zekâ belki bize karanlığımızı göstermiyor.

Daha sinir bozucu bir şeyi gösteriyor:

Sıradanlığımızı.

Biz yapay zekâdan robotlar gelip bizi lazerle tarayacak diye korkmuyoruz yalnızca. Zekâmızın, üretkenliğimizin ve o çok övündüğümüz “eşsiz” zihnimizin ne kadarının tekrar edilebilir olduğunu yüzümüze vurduğu için de korkuyoruz.

Çünkü karşımızdaki makine, insanlığın bütün o romantik numarasını bozuyor.

Biz kendimizi ruhunun derinliklerinden eser çıkaran büyülü varlıklar sanıyorduk.

Meğer günün önemli bir kısmında geçmiş verileri işleyip benzer cevaplar üreten etli algoritmalarmışız.

Üstelik bizde güncelleme de zor.

Makineye yeni sürüm geliyor, düzeliyor.

Bize kırk kere “Gece kahve içme, sabaha kadar uyuyamıyorsun” deniyor; yine saat dokuzda kahveyi dikiyoruz. Sonra gece üçte tavana bakıp asgari ücretle kaç ayda helikopter alınabileceğini hesaplıyor, ardından 'Zaten dünya fani amk' deyip Trendyol’dan gereksiz masa lambası sipariş ediyoruz.

Yapay zekâ mı tehlikeli, biz mi geri zekâlıyız, belli değil.

**“İşimizi değil, hamallığımızı alacak” yalanı**

Burada kendimizi kandırmayalım.

“Yapay zekâ senin yerini almayacak, yalnızca hamallığını üstlenecek” cümlesi kulağa çok güzel geliyor.

Bunu söyleyince insanın içi rahatlıyor.

Makine sıkıcı işleri yapacak, biz de kalan zamanda şiir yazıp gün batımına karşı seramik yapacağız.

Tabii kardeşim.

Şirket senin sekiz saatlik işini yapay zekâyla iki saate indirdiğinde kalan altı saatte seni papatya toplamaya gönderecek zaten. Patron kapıda sepetle bekliyor:

“Bülentçiğim raporu robot hazırladı. Sen bugün biraz kendini gerçekleştir.” diyor.

Yapay zekâ bazı işlerimizi gerçekten elimizden alabilir.

Bazı mesleklerin değerini düşürebilir. 

Yıllarca öğrenilmiş becerileri birkaç satırlık komuta dönüştürebilir. 

Birilerinin gelirini azaltabilir, birilerini mesleğini yeniden düşünmek zorunda bırakabilir.

Bundan korkmak paranoya değil.

Marangoz dükkânının karşısına IKEA açılmışsa “Oh be, artık insan olmaya daha çok zamanım var” diyemezsin.

Önce kirayı nasıl ödeyeceğini düşünürsün.

Ama insanın içine esas kurt düşüren şey işini kaybetmekten biraz daha derinde olabilir.

Çünkü çoğumuz ne olduğumuzu yaptığımız işle açıklıyoruz.

“Ben yazarım.”  
“Ben tasarımcıyım.”  
“Ben mühendisim.”  
“Ben öğretmenim.”

Yıllarca kendimizi fiillerimizin üzerine inşa ediyoruz.

Sonra makine gelip aynı fiili yapmaya başlayınca ortada kalıyoruz.

Ben yazıyorsam yazarım.

Makine de yazıyorsa ben neyim?

İşte zurnanın Jung’a bağlandığı yer burası.

Belki yapay zekânın bize sorduğu asıl soru “İnsan hâlâ gerekli mi?” değil.

“Sen yaptığın işten ibaret değilsen nesin?”

Bu soru insanın sinirini bozuyor.

Çünkü “Ben kimim?” sorusuna dürüst cevap vermek, gece vakti buzdolabının içine bakmaya benziyor. 

Bir şey arıyorsun ama ne aradığını bilmiyorsun. 

Kapıyı açık tutup beş dakika öylece bekliyorsun. İçeride yarım limon, tarihi geçmiş yoğurt ve çocukluktan kalma birkaç travma var.

Cevap yok.

Sadece motor sesi geliyor.

Belki de makineyle yarışmamız gereken yer hız, hafıza veya verimlilik değil.

Zaten o yarışa girersek geçmiş olsun.

Hesap makinesine “Ama ben işlemi hissederek yapıyorum” demekle aynı şey.

Makine daha hızlı yazacak. 

Daha hızlı hesaplayacak. 

Daha fazla veri tarayacak. 

Yorulmayacak. 

Öğle yemeğinden sonra üzerine ağırlık çökmeyecek. 

Pazar gecesi “Yarın yine iş var amk” diye içi daralmayacak.

Ama bizim derdimiz de zaten makineden hızlı olmak değildi.

Biz bunu unutmuştuk.

İnsanın en acayip tarafı kusursuz olması değil.

Tam tersine, bütün kusurlarına rağmen bir anlam çıkarmaya çalışması.

Yanlış insana âşık olup bunun üzerine şarkı yazması. 

Kaybettiği birini rüyasında görüp bütün gün kendine gelememesi. 

Marketten ekmek almaya giderken yolda gördüğü yaşlı bir köpek yüzünden hayatın geçiciliğini düşünmesi.

Sonra eve ekmeği almadan dönmesi.

Yapay zekâ bunların hepsini anlatabilir.

Ama ekmeği unutup eve dönünce karısından azar işitmez.

Şimdilik.

Belki Victor Frankenstein’ın asıl hatası yeni bir canlı yaratmak değildi.

Yarattığı şey gözünü açtığında onun karşısında duramamasıydı.

Biz de kendi yarattığımız şeye bakıp kaçabiliriz. 

Onu şeytan ilan edip robot kıyametini bekleyebiliriz.

Ya da suratımıza tuttuğu aynaya biraz daha yakından bakabiliriz.

Belki aynada insanlığın sonunu görmeyeceğiz.

Ama kendimiz hakkında yıllardır anlattığımız bazı güzel yalanların sonunu görebiliriz.

Zekâmızın tamamen eşsiz olduğu yalanını.

İşimizin kimliğimiz olduğu yalanını.

Sürekli üretmezsek değersiz kalacağımız yalanını.

Bunların yıkılması insanın canını sıkar.

Ama kırmızı hapın kutusunda zaten “İçince huzura erdirir” yazmıyordu.

Bazen hapı yutarsın ve evrenin sırrını çözmezsin.

Sadece götünde kablo olduğunu fark edersin.

**Oh De Anı**

Yapay zekâ insan olmaya yaklaştığı için korkmuyoruz.

Bizim ne kadarımızın zaten makine gibi yaşadığını gösterdiği için korkuyoruz.

Makine senin yaptığın işi yapabiliyorsa geriye değersiz bir insan kalmıyor kardeşim.

Sadece işinden başka kim olduğunu uzun zamandır sormamış bir insan kalıyor.