#3 Bir canlının yaşamak için başkasını yemesi üzerine varoluşsal kriz çıkarma.
Geçen gün Altınova sahil kenarında oturmuşum,
tabakta cillop gibi bir biftek,
elimde çatal bıçak,
karşımda hatunum...
Havada bir kuş var abi; sanırsın Christopher Nolan filmindeyiz, adam zamanı durdurmuş gibi tek bir noktada asılı kalmış, kanatlarını hızlı hızlı çırpıp alttaki denize bakıyor. Ben ilk başta martı sandım ama sonradan araştırdım; meğer "sumru"ymuş, namıdiğer deniz kırlangıcı. Adam resmen gökyüzüne park etmiş, suyun altında kendi halinde takılan gariban bir istavriti gözüne kestirmiş. Pat diye bıraktı kendini aşağı, mermi gibi girdi suya. İstavrit gafil avlandı. İstavritin de bir hayatı var düşünsenize; "Akşam gruptaki diğer balıklarla bir turlarız, yosun mosun takılırız" diye plan yapmış... Ama sumrunun da yavruları var kayalıkta, adamın da karnı zil çalıyor. Kuş aç, balık mevta, ortam fena.
İşin garibi, ortada kötü bir adam yok. Kötü karaktersiz Marvel filmi değil ki bu. Ama ortada buz gibi bir ölüm var.
Ben o sırada tabağımdaki biftekten tam bir lokma ağzıma atarken durdum. "Lan," dedim, "ben şu an ne yapıyorum?" Bir canlının yaşaması için illa başka birinin meftun olması mı lazım kardeşim?
Aslında bu soru biyolojiden çok daha derine gidiyor. Yüzyıllardır felsefenin, dinlerin ve bilimin en zor sorularından biri olmuş bu: “Neden yaşam, başka bir yaşamı tüketerek devam ediyor?”
Biyolojiye kalsa cevap basit: Enerji sınırlı abi. Dünya dediğin yer aslında devasa bir "enerji yakalama ve aktarma" borsası. Güneş ışığı vuruyor, bitkiler bunu kimyasal enerjiye çeviriyor. Otçullar bitkiyi yiyor, etçiller de "daha yoğun enerjiye kestirmeden nasıl ulaşırım" deyip otçulu götürüyor. Yani zincir belli:
Güneş → Bitki → Otçul → Etçil → Ayrıştırıcı
Ama bizim kafanın takıldığı yer bu kuru biyolojik açıklama değil ki. İnsan zihni direkt şuna isyan ediyor: "Ulan bir canlının yaşaması için illa başka bir canlının ölmesi mi lazım amk?"
Dışarıdan bakınca sistem korkunç acımasız duruyor. Bir tarafta istavritin hayalleri, diğer tarafta sumrunun aç yavruları... Ama işin daha garip tarafı ne biliyor musunuz? Doğa aslında özel olarak "acımasız" olsun diye kurulmamıştır herhalde. Doğanın bir gayesi, "Hayatta kalma oyununu şöyle kanlı tasarlayayım" diyen sadist bir mühendisi yoktur. Evrimin ileriye dönük bir master planı yok kardeşim. "Gelecek 5 yıllık kalkınma planında insanı yaratayım" demiyor. Milyarlarca yıl boyunca sadece o anki ortama uyum sağlayan kaldı, gerisi elendi.
Ayrıca biyolog Richard Dawkins’in o meşhur "Bencil Gen" teorisine bakarsak olay daha da romantizmden uzaklaşıyor. Adam diyor ki: "Kardeşim siz kendinizi bir bok sanıyorsunuz ama aslında canlılar sadece genlerin bir sonraki nesle aktarılmak için kullandığı geçici birer kılıf, birer biyolojik kurye." Yani en iyi geni geleceğe taşımak için kurgulanmış devasa bir yazılım var arka planda. Sumru balığı yerken aslında kendi gen haritasını kurtarma telaşında. Yani biz zannediyoruz ki dünyada hayat var, meğerse genler kendilerine robot yapıp arena dövüşü yaptırıyormuş amk!
Biz homo sapiens’lerin en büyük saçmalığı da tam burada başlıyor işte. O sumru balığı yutarken dönüp "Ulan ben n’apıyorum, bu oğlanın da deniz altında bir hayalleri vardı" diye varoluş krizi yaşamıyor. Rasyonelleştirip yoluna bakıyor. Ama ben burada tabağımdaki bifteğe bakıp "Senin yaşama isteğin de en az benim kredi kartı borçlarım kadar gerçek..."diyerek arabesk yapabiliyorum.
Çünkü biz sadece kalori görmüyoruz abi, biz hikâye görüyoruz. Bir ineğe baktığında sadece protein gören adama zaten sosyopat derler. Karakterini görüyoruz, gözünün içine bakıyoruz. Milyarlarca yıllık bu kör, amaçsız çarkın içinden çıkmışız ama dönüp sisteme "Hocam bu kurallar biraz ağır olmadı mı ya?" diye arıza çıkarıyoruz.
Biz insanoğlu olarak doğanın gizemini çözdük sanıyoruz ya bir de... Geçen gün gözümün üstündeki gözlüğü ararken evi birbirine kattım abi. 4 milyar yıllık evrimin geldiği zirve noktası bu işte; kafadaki gözlüğü bulamayan üstün zekâ.
Tarihteki felsefecilere bakıyorsun, adamlar da az işsiz değil amk. Hepsi masanın bir ucundan bu olaya salça olmuş:
- Aristoteles: "Kardeşim her şeyin bir amacı var" deyip geçmiş. Tohum ağaç olmak için var, arı polen taşımak için var... Yani doğadaki her şey bir işe yaramak üzere tasarlanmış. Ulan iyi de ben 40 yaşına geldim, benim tam olarak amacım ne amk? Onu niye yazmadın?
- Stoacılar: Bunlar antik Yunan'ın "Sakin ol şampiyon" tayfası. Diyorlar ki: "Dünyadaki olayları kontrol edemezsin, sadece onlara verdiğin tepkiyi kontrol edersin." Yağmur fazla yağar, sel olur kızarsın, ölürsün isyan edersin. Doğa sana "Söz kanka senin keyfine göre takılacağız" demedi ki. Dünyayla kavga etmeyi bırak, akışa sal kendini.
- Sartre & Camus (Varoluşçuluk): Bunlar Fransızların "Hayatın zaten hiçbir anlamı yok amk" diyen karamsar abileri. Varoluşçuluk denen nane bu işte. Camus diyor ki: "Evren tamamen anlamsız ve saçma, biz de bu saçmalığın içinde anlam arayan garibanlarız." Sartre da ekliyor: "O zaman kendi anlamını kendin yaratacaksın, yapacak bir şey yok." Adamlar kısaca "Abi zaten her şey saçma, bana fena bulantı geldi" deyip köşede sigara yakmışlar.
- Budist ve Doğu Felsefesi: Bunlar "Ayrılık illüzyondur" kafasında. Onlara göre bizim acımızın büyük kısmı, kendimizi doğadan ayrı bir varlık sanmamızdan geliyor. "Ben ayrı bir varlığım ve benim yaşamam için başka bir varlık ölüyor" kafasındayız. Ama azıcık geniş açıdan bakınca mevzu şu abi:
İnek → ot yer
İnsan → ineği yer
İnsan ölür → toprağa döner
Ot büyür → inek otu yer
Yani aslında herkes birbirinin hem yiyeni hem yiyeceği. Bayağı açık büfe döngüsü amk.
- Jainizm: Hindistan'ın en radikal inancı. Adamlar olayı öyle bir noktaya taşımış ki, yürürken yanlışlıkla karıncaya basmamak için önlerini süpürerek yürüyorlar, ağızlarına maske takıyorlar ki kazara sinek yutmasınlar. Hatta kökü söküldüğü için patates, soğan bile yemiyorlar amk. Özeti şu: "Bu evrende yaşayan her canlı en az benim kadar var olma hakkına sahiptir, o yüzden varlığınla kimseye yük olma." Haklısın kral da, gece saat 3'te kulağının içine girmeye çalışan sivrisineğe 'Kardeşim kişisel alanıma giriyorsun, Jainizm'e uygun davran' diye ihtarname mi çekicez amk?
İşin özü; doğa bir yandan gagayı, pençeyi, dişleri yaratıp "hadi bakalım koparın birbirinizi" demiş, diğer yandan aynı tezgahtan bizim vicdanı ve şefkati çıkarmış. Yani o kanlı arena dövüşünü kuran sistemle, bifteğe bakıp gözü dolan adamı baştan yaratan aynı üretim bandı. Kendi kurduğu o vahşi oyuna, sırf gece yatakta tavana bakıp kafayı yesin diye "duyarlı bir arıza" eklemiş sanki.
Zaten 4 milyar yıllık sistemi iki kahve içip, bir bülten okuyarak çözecek kadar akıllı değiliz amk. Bazen hangi çorabı giyeceğimizi bile çözemiyoruz.
Ama bu büyük sofrada otururken, masadaki diğer canlıları dümdüz ezip geçmemek lazım. Bugün tabağın başında yiyen taraftayız, yarın hepimiz toprağa dönüp domateslere gübre olacağız. Asıl varoluşsal mesele orada başlıyor zaten: Bizim gübremizden yetişen o domates pazarda 'organik' diye mi satılacak, yoksa tarım bakanlığının pestisit analizine takılıp 'kardeşim bu toprak tamamen mikroplastik ve ağır metal kaynıyor, insanlığa direkt zararlı' diye toplatılacak mı?
Neyse, garson masaya adisyonla yanaştığında varoluşçu kriz bir anda dikey eksende yön değiştiriyor. Az önce masada ‘Hayatı niye böyle kurmuşlar?' diye kafa yoran adam, bir anda masadaki faturanın detaylarını, 'Abi kuverle servis ücretini ayrı ayrı mı kitlediniz?' diye sorgulayan düz bir adama dönüşüyor. Bütün o büyük felsefe, garson "Yalnız kuver kişi başı yazılıyor abi" dediği an felsefelikten çıkıp sokarlarböyledüzeneizm akımına geçiyor.
Zaten evrenin milyarlarca yıllık takviminde bizim şu 70-80 senelik ömür dediğin şey göz açıp kapayıncaya kadar biten bir ara sıcak gibi amk. Geliyoruz, felsefe yapıyoruz, iki lokma yiyip domatese gübre olmaya gidiyoruz. İşte sırf o yüzden; şu dünyada kapladığımız kısacık zaman diliminde ortalığı çok döküp saçmadan, biraz daha az ayı, biraz daha şefkatli takılsak kafi sanki. En azından tabağımızdakine hürmeten...
Sen ne diyorsun bu işe? Masada tabağına bakıp varoluşsal krize girenlerden misin, yoksa 'kardeşim yemeği soğutma, biftek ziyan olmasın'cı mı?
Sen ne diyorsun?