Neyin Kafası

Sabah alarm çalıyor. Ruh bedenden çıkıp "Abi bugün ben gelmeyeyim, sen takıl" diyor.

Ekranı bir açıyorsun; İsveç’te dağın tepesinde kahvesini içip "Slow mornings" yazan veletten, sabah 5’te kalkıp buzlu havuza atlayan motivasyon ayılarına kadar herkes sıraya dizilmiş. Sonra kafatasının içindeki o şerefsiz eleman mesaiye başlıyor:

"Ulan, ben niye İsveç’te dağın başında keçiyle kahve içen biri değilim amk?"

İşte Ah Deme Oh De, tam olarak kafatasımızın içinde tünemiş o vizyonsuz eleman için var.

Ne Yapıyorum Burada?

Burada oturup dağın tepesinden sana bilgelik falan satmıyorum kardeşim. Dürüst olalım; 40’lı yaşlara geldim, benim de hâlâ pek bir bok bildiğim yok.

Yaptığım şey basit:

Rocky Balboa'yla Stoacı felsefecileri alıp bizim mahalledeki süpermarket kuyruğuna koyuyorum. Sonra o koca koca fikirlerin iki koli yumurta kuyruğunda nasıl çöp olduğuna bakıyorum. Bir bakmışsın Nietzsche gibi varoluşsal kriz çıkarıyorum, bir bakmışsın Aydemir Akbaş gibi kendi beynime racon kesiyorum.

Çünkü mesele ortalıkta Polyanna gibi kelebek kovalamak değil; kelebeğin peşinden koşarken kelebeği at skine kondurmamak. Mesele, evrenin sırrını çözecek beyinle doğup günün sonunda kendi kurduğumuz kurgusal triplere basıp kapaklanmak, sonra da düştüğün yerden "Ulan bu simülasyonda yer çekimi niye sadece bana çalışıyor amk?" diye isyan edebilmek.

Sana mucize vaat etmiyorum. Aydınlanma falan hak getire.

Ama yazıyı bitirdiğinde kafanın içindeki o mızmız tip iki dakika hava almaya çıktıysa, o belalı mafya dizisi oyunculuğu yerini pişkince bir tebessüme bıraktıysa misyon tamamdır:

Ah deme. Oh de.

"Oh be."