#2 Kahve içerken bile verimlilik kasıp varoluşsal krize girme sanatı.
Rocky Balboa'yı bilirsiniz.
Adam sabahın köründe kalkar.
Hava buz gibidir.
Rüzgar yüzüne çarptıkça
devlet hastanesinde bedava botoks yaptırmış gibi
suratını uyuşturan cinsten.
Philadelphia sokakları bomboştur.
Herkes uyurken Rocky koşmaya başlar.
Merdivenleri çıkar.
Yumruk yer.
Düşer.
Kalkar.
Tekrar çalışır.
Çünkü adamın kafasında tek bir şey vardır:
Daha iyi olmak.
Filmi izlerken insanın içine garip bir gaz gelir.
O müzik başlar:
Nını nıııııı...
Nını nııııııı...
Ve beyninden bir ses yükselir:
"Tamam lan."
"Ben de hayatımı değiştiricem."
"Yarın sabah erken kalkıyorum."
"Spor yapıyorum."
"Daha disiplinli oluyorum."
"Artık eski ben yok."
İşte o an...
Sen de Rocky olursun.
Ama sadece kafanda.
Çünkü film biter.
Sen büyük bir motivasyonla yatağa girersin.
Ertesi sabah...
Alarm çalıyor.
Rocky çoktan sahilde depar atıyor.
Bense yatakta,
Beyin:
"Kalkın lan, vizyon kasacağız."
Beden:
"Sen git, ben gelmiyorum amk."
Yorgan da üstüme basıp
"Yat aşağı, dışarısı hain dolu" diye racon kesiyor.
Hakem daha "1..." demeden
ben yorganın altına iltica edip
sığınma talebinde bulunmuşum bile.
Şimdi diyeceksiniz ki:
"İyi de kardeşim, herkes bazen alarmı erteler."
Asıl mesele alarm değil zaten.
Asıl mesele şu:
Biz neden sürekli başka biri olmaya çalışıyoruz?
Çünkü hepimizin kafasında gizli bir Rocky var.
Ama garip olan şu:
Adam daha iyi olmak için çalışıyordu.
Biz ise sadece kendimizi yeterince iyi bulmadığımız için
kendimizle savaşıyoruz.
Bir süre sonra hayatı yaşamıyoruz.
Hayatımızı sürekli "hazırlıyoruz."
Daha iyi bir versiyonumuz gelecek.
Bir gün.
Bir sabah.
Bir pazartesi.
Bir Ocak ayı.
Bir yeni başlangıç.
Sanki hayat bir bilgisayar oyunu.
Önce karakterimizi geliştireceğiz.
Sonra gerçek oyuna başlayacağız.
Ama küçük bir problem var:
Oyun çoktan başladı.
Hatta Tetris gibi bloklar tepeye dayandı amk,
biz hâlâ uzun çubuk gelecek diye bekliyoruz.
Geçen pazar
ben de "hayatımı baştan yazıyorum"
krizine girdim.
Ama öyle
"bugün bir yürüyüş yapayım" falan değil.
Defteri açtım, başlık:
“83 Model Aracın Ağır Bakım Çizelgesi".
Şöyle bir kendime baktım;
Kaporta hafif yıpranmış.
Motor sabahları zor çalışıyor.
Beyin filtresi tıkanmış, düşünce çekmiyor.
Ustaya dönüp
"Abi buna rektefiye mi atsak,
yoksa hurdaya mı çıkarsak?"
diye sorasım geldi.
Sonra listeyi yazmaya başladım.
Daha erken kalk.
Spor yap.
Daha çok oku.
İngilizce çalış.
Daha sağlıklı beslen.
Daha çok üret.
Daha disiplinli ol.
Liste uzadıkça garip şekilde mutlu olmaya başladım.
Çünkü insan bazen hiçbir şey yapmadan da kendini ilerlemiş hissedebiliyor.
Sadece güzel hazırlanmış bir liste yetiyor.
Beyin hemen:
"Helal olsun kardeşim."
"Bugün baya yol aldın."
diyor.
Halbuki...
Ben sadece kalem kullandım.
Sonra kahvemi aldım.
Dedim ki:
"Biraz keyif yapayım."
Ama beynim hemen geldi.
"Bu zamanı değerlendirebiliriz."
Nasıl?
Kitap okuyabilirsin.
Podcast dinleyebilirsin.
Yeni bir şey öğrenebilirsin.
Lan...
Kahve içiyorum.
Bi sal beni ya.
Alt tarafı kahve içerken:
"Oh be..."
demek istiyorum.
Ama yok.
İçimdeki küçük Gollum uyanıyor.
Kambur kambur köşeden çıkıyor.
"Daha verimli olmalıyızzzşşşsss…”
"Boşa zaman harcamamalıyızzzzşşşsss…”
Lan...
Bir kahve içiyorum.
Yüzüğü Mordor'a götürmüyorum.
Sonra fark ettim.
Kahve içerken bile kendimi izliyorum.
"Şu an verimli miyim?"
"Zamanımı iyi kullanıyor muyum?"
Bişeyler yiyorum:
"Bu sağlıklı mı?"
Yürüyorum:
"Bu yeterli adım mı?"
Dinleniyorum:
"Bu dinlenme verimli mi?"
Lan...
Dinlenmenin bile performans değerlendirmesi olur mu?
Akşam olunca o acı gerçek surata tokat gibi iniyor.
Gün boyu hayatımı
"verimli kılacağım" diye çabalamışım
ama günü yaşamayı es geçmişim.
Sahnede muazzam bir oyun oynanıyor,
ben en ön sıradan bileti almışım
ama oyun boyunca
kadife koltuğun kenarındaki
sökük ipi çekmeye çalışıyorum.
Kahveyi rutin tiklensin diye,
yürüyüşü aplikasyon sevinsin diye yapmışım.
Yaşamıyoruz;
sadece hayatta olduğumuza dair
e-Devlet’e 'yaşıyor' kaydı düşüyoruz.
Bir süre düşündüm.
Ben neden böyleyim?
Neden her gün kendimi düzeltmeye çalışıyorum?
Çünkü galiba modern insanın en büyük yanılgısı şu:
Kendimize nefes alan bir insan değil,
kâr etmesi gereken bir şirket gibi davranıyoruz.
Bir şirket düşün; sürekli büyüyecek,
gideri kısacak, verimliliği artıracak.
Bilanço eksiye düştü mü hesap sorulacak.
Biz de kendi içimizde en gaddar CEO’ya dönüşüyoruz.
Biraz yorulup tempodan düşünce,
içimizdeki o vizyonsuz patron hemen bağırıyor:
"Bak yine yapamadın."
"Yine erteledin."
Lan...
Bunu her gün yüzümüze söyleyen bir arkadaş olsa,
’Aura’mı emdi şerefsiz’ diye adamı hayatından çıkarır,
Enerji Temizliği Kampları'na binlerce lira bayılıp
Urla'da 10 sene inzivaya çekilirsin.
Ama kendi kafamızın içinde
bu mobbingi kendimize
her gün bedavaya yapıyoruz.
Sonra aklıma Carl Rogers geldi.
Psikoloji dünyasının
"bir durun amk, neyi zorluyorsunuz?"
diyen adamı.
Bizim yıllardır kovaladığımız o
"daha disiplinli ol,
daha çok kazan,
ancak o zaman insansın"
kafasına şöyle tek cümle atıyor:
"İnsan, kendini olduğu gibi kabul ettiğinde değişmeye başlar."
Beyin anında erör veriyor tabii:
"Şimdi kendimi olduğum gibi kabul edersem hiç gelişmeyecek miyim?"
Çünkü kafamızda şöyle bir denklem var:
Kendimi kabul edersem tembelleşirim.
Kendime sert davranırsam gelişirim.
Ama belki de yıllardır burada küçük bir hata yapıyoruz.
Bir insanı sürekli döverek büyütmeye çalışıyoruz.
Kendimizi de.
Düşünsene.
Bir arkadaşın geliyor.
Diyor ki:
"Ben hiçbir işe yaramıyorum."
"Ben başarısızım."
"Ben yeterli değilim."
Ne yaparsın?
Büyük ihtimalle:
"Saçmalama."
"Sen o kadar da kötü değilsin."
"Biraz kendine haksızlık ediyorsun."
dersin.
Ama aynı cümleleri kendimize söylediğimizde garip şekilde kabul ediyoruz.
Hatta bazen üstüne daha da ekliyoruz:
"Yok ya, gerçekten başarısızım."
"Şunu da yapamadım."
"Millet neler yapıyor, sen hâlâ buradasın."
Abi...
Kendi kafamızın içinde toksik bir kaynana besliyoruz.
Kadın hiç uyumuyor.
Sabah alarmdan önce kalkıp:
"Bak yine geç kaldın."
diyor.
Akşam yatarken:
"Bugün de pek bir şey yapmadın."
diyor.
Belki biz de kendimize bunu yapıyoruz.
Her sabah kalkıyoruz.
Ve ilk iş:
Daha disiplinli olmalıyım.
Daha üretken olmalıyım.
Daha iyi görünmeliyim.
Daha çok öğrenmeliyim.
Ama çok nadiren şunu söylüyoruz:
"Lan..."
"Bugün de buradayım."
"Fena gitmiyor aslında."
Carl Rogers'ın fikrinin güzelliği burada.
Kendini kabul etmek:
"Ben böyleyim, hiç değişmem."
demek değil.
Tam tersi.
Kendine savaş açmayı bırakıp daha rahat değişebilmek.
Çünkü sürekli kendinden kaçan biri nereye gittiğini bilemez.
Aslında Rocky'nin hikâyesiyle
Carl Rogers'ın anlattığı şey
aynı noktaya dokunuyor.
İkisi de değişimden bahsediyor.
Çünkü insanın daha iyi olmak istemesi kötü bir şey değil.
Rocky de bunun peşindeydi.
Çalıştı.
Düştü.
Kalktı.
Kendini geliştirmeye uğraştı.
Ama burada çok ince bir çizgi var.
Kendini geliştirmek başka şey.
Kendini yetersiz gördüğün için
kendini sürekli cezalandırmak başka şey.
Bir insan:
"Ben değerliyim, daha iyi olmak istiyorum."
diyebilir.
Ya da:
"Ben yeterli değilim, kendimi kanıtlamalıyım."
diyebilir.
Dışarıdan bakınca ikisi de aynı şeyi yapar.
İkisi de spor yapar.
İkisi de çalışır.
İkisi de hedef koyar.
Ama içeride yaşanan hikâye tamamen farklıdır.
Belki bugün yapılacak en büyük gelişim:
Yeni bir hedef koymak değil.
Bir kahve içerken gerçekten kahve içmek.
Bir yürüyüş yaparken gerçekten yürümek.
Bir arkadaşla konuşurken telefona bakmamak.
Bir kedinin güneşin altında yayılışını görüp:
"Lan..."
"Hayatın anlamını çözmüş bu keyif pezevengi.”
diyebilmek.
Bu arada kedilere uyuz oluyorum.
Ama yanlış anlaşılmasın.
Kedilere değil.
Kedilerin bu kadar rahat olmasına uyuz oluyorum.
Kıskançlık yani.
Çünkü adamlar benim ulaşmaya çalıştığım hayatı zaten doğuştan yaşıyor.
Sabah alarm yok.
Kariyer planı yok.
"5 yıl sonra kendimi nerede görüyorum?" sorusu hiç yok.
Sadece:
Ye.
İç.
Uyu.
Arada camdan dışarı bakıp mahalleyi denetle.
Oh be...
Ne güzel hayat.
Bunlardaki huzur, kişisel gelişim kitaplarının hiçbirinde yok.
Adam meditasyon yapmıyor.
Nefes egzersizi bilmiyor.
Sabah 5'te buzlu duş almıyor.
Ama yüzündeki rahatlık...
Sanki 15 tane hayat koçu aynı anda emekli olmuş.
O.ç
Bu hafta kendime not:
Kendimi geliştirmeye devam et.
Ama kendimden nefret edecek kadar değil.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey daha hızlı koşmak değildir.
Bazen sadece durup:
"Lan..."
"Bugün de fena değildi."
diyebilmektir.
Not:
Kedi kısmını yazarken aklıma yine Yiğit Özgür'ün bir karikatürü geldi.
Yiğit abi, heykelini diksek taşşşlarına beton yetmez.
Kalemine sağlık.

Haftanın sorusu:
Bir kedi olsaydım bugün ne yapardım acaba?
Fare mi tutardım?
Yoksa hazır mamaları gömüp gömüp bütün gün camış gibi yatar mıydım?
Gerçi ben,
Kesin kediyken de rahat edemezdim.
Organik beslenmem lazım çünkü.
"Ben doğal beslenmeliyim."
diye fare peşine düşerdim.
Fareyi yakalayamazdım.
Sonra mecburen hazır mama yerdim.
Ama yerken de pakete bakıp:
"Lan bunun içinde kim bilir ne tür tatlandırıcılar var..."
diye kendi kendimi yerdim.
Yani,
Bu kafayla benden kedi de olmaz.
Neyse...
Umarım bir gün ben de şu kediler gibi hayatı biraz salmayı öğrenirim.
Sen bir kedi olsan, hangi insansı saçmalığını yapmaya devam ederdin?
Sen ne diyorsun?