Haftanın Beş Günü Koltukta Patates Gibi Oturanlar
Haftanın beş günü yataktan "Ulan yine mi ya?" diyerek kalkanlar…
Sabahın köründe çalar saatle gözünü açıp, tavanla göz teması kurarak "Ben bu hayata vergi ödemek ve üst kattaki ayının parke sökme sesini dinlemek için mi geldim amk?" diye kendi iç selasını okuyanlar…
Toplanın abi.
Bugünkü mevzumuz kronik yorgunluk.
Daha doğrusu yorgunluk değil de, içinin çekilmesi. Ruhunun sanki %3 şarjı kalmış gibi sürekli tasarruf modunda takılması.
Biz bu Groundhog Day kafasına zaten yabancı değiliz. Bill Murray abimiz filmde her sabah aynı güne uyanıp çıldırıyordu. Bizimki daha fakir işi: Her sabah aynı güne uyanmıyoruz ama her sabah aynı dip yapmış pille uyanıyoruz.
Bir gün uyanıyorsun, "Tamam ulan, galiba toplarladım, bu hayatı fethedeceğim!" diyorsun. Sonraki beş gün ortada yoksun. Fiziksel olarak oradasın tabii. Nüfus müdürlüğüne göre hayattasın, faturaları ödediğin için sistem seni yaşıyor sayıyor ama ruhun çoktan istifasını basıp kıdem tazminatını yakmış.
Geçen gün yine koltukta patates gibi oturuyorum. Yapılacak işler var, hayatımı düzeltmem lazım, içimde bunu yapma isteği de var ama enerji yok.
Tam o sırada üst kattaki komşu matkabı bir çaktı: GRRRRRRRRRRR...
Durdu. "Şükür" dedim.
Sonra: TAK TAK TAK TAK!
Ulan adam banyoyu mu yeniliyor, Manş Tüneli’nin Anadolu yakası çıkışını mı kazıyor belli değil. Koltukta pusuya yatmış şunu düşünüyorum: "Bu hayatta bir şeyleri değiştirmem lazım, yoksa bu hıyarın matkabını ölene kadar dinlicem."
Ama kalkıp adım atacak derman yok.
Ardından o meşhur ikinci düşünce vuruyor: "Ama hiçbir şey yapmazsan da ömür akıp gidiyor kanka..."
Bak, bu cümle insanı koltukta yatarken maraton koşmuş gibi yorar. Çünkü artık dinlenmiyorsun. Bir şey yapmamanın, hayatı kaçırmanın suçluluk hissiyle içten içe kendini yiyorsun.
İşte tam burada Fransız filozof Albert Camus çıkıp omzuna dokunuyor. Hani şu Mitolojideki Sisifos’u anlatan adam.
Konu şu: Tanrılar Sisifos’a öyle bir ceza veriyor ki, herif dev bir kayayı dağın tepesine kadar itmek zorunda. Tam tepeye çıkarıyor, kaya "pat" diye geri aşağı yuvarlanıyor. Sisifos tıpış tıpış aşağı iniyor, kayayı tekrar itiyor... İterken de "S.kecem yapacağınız işin ya a.ına soharım yav. hayvan gibi şiy yapıyursunuz. dinime imanıma hepinize de bi tepik vursam yuvarlarım" diye sövüyor.
Bunu duyan Poseidon sinirden kudurup elindeki üç dişli mızrağı toprağa çakıyor: "Ne diyor lan bu çulsuz?!" diyor.
Oradan Afrodit omuzdan elbise kaydırıp "Ooo söverken ne kadar da seksi" diye yükseliyor.
Ortamın iyice pavyona döndüğünü gören Zeus yukarıdan şimşeği bir çakıyor: "Lan Olympos'u pavyona çevirdiniz, kesin tantanayı!" deyip olaya el koyuyor. Ve Sisifos’un bu kısırdöngüsü sonsuza kadar sürüyor.
(Neyse neyse, durduk yere bu ciddi meseleyi Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki gibi kahvehaneye çevirmeyeyim şimdi :)
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Bizim pazartesiden cumaya yaşadığımız şey tam olarak bu değil mi amk?
Her sabah o kayayı (işi, okulu, sorumlulukları) tepeye kadar itiyoruz. Akşam kaya aşağı düşüyor. Sabah uyanıp aynı kayaya bir daha omuz veriyoruz.
Camus abimiz tam olarak bu noktada damardan giriyor: "Hayatın ve bu döngünün saçma olduğunu kabulleneceksin. Ama çözüm koltukta yatıp kayaya sövmek ya da 'Mucize bir güç gelse de şu kaya kendi kendine çıksa' diye beklemek değil. Çözüm, o kaya aşağı düşse bile her defasında basamağa geri dönüp o ilk omuzu vurmaktır.
"Biz ne yapıyoruz peki? "Üst kattaki matkap bir sussa, içime bir yaşama sevinci gelse de şu kayayı itmeye başlasam" diye bekliyoruz.
Dürüst olalım kanka; o matkap sussa, o motivasyon gelse bile biz o koltuktan kalkacak mıyız? Yok.
Çünkü sorun kayanın ağırlığı değil, senin o ilk omuzu vurmayı ertelemen. Beden yıllardır "Dinlenmem lazım" ayağına yatıyor. Kardeşim, dördüncü seneye girdik! Burada artık masum bir yorgunluk yok, resmen organize bir grev var. Gel bir toplantı yapalım, derdin ne?
İnsanlar sürekli "Enerjimi nasıl yükseltirim?" diye sorup duruyor. Soğuk duşlar, sabah 5'te kalkmalar, matcha çayları... Ulan belki sorun benzinin az olması değildir. Belki sorun, el freninin çekik olmasıdır.
Psikologlar buna Subjective Vitality diyor. Türkçesi biraz devlet dairesi gibi: “Öznel Canlılık". İçindeki o kullanımda olan şarj miktarı. Yani, insanın kendisini canlı ve enerjik hissetmesi.
Edward Deci ve Richard Ryan amcalarımız var. Bunlar psikoloji dünyasının "İnsan neden yaşama sevincini kaybedip saksı bitkisine dönüşür?" konusunu çözen, 'Öz-Belirleme Kuramı'nın kurucusu iki efsane profesörü.
Adamlar yıllarca araştırmış; bu canlılık öyle sadece 8 saat uyumakla, organik muz yemekle veya sabah soğuk duş alıp meditasyon yapmakla olmuyormuş. İnsanın kendi hayatında ne kadar "Söz sahibi" hissettiğiyle ilgiliymiş.
Mesela:
Hayatım üzerinde söz sahibi miyim?
Bir şeylerde ilerlediğimi hissediyor muyum?
İnsanlarla gerçek bir bağım var mı?
Yaptığım şeyleri gerçekten ben mi seçiyorum, yoksa bütün hayatım “yapmalıyım”lardan mı oluşuyor?
Özerklik yoksa, yaptığın işi kendi seçimin gibi hissetmiyorsan, bünye otomatikman kendini tasarruf moduna alıyor. Yani sen sürekli "Daha çok kazanmalıyım, mükemmel bir insan olmalıyım" diye kendi üzerine basarsan, zihnin bir noktada fişi çekiyor. İnsan kendi enerjisini yükseltmeye çalışırken bile enerji kaybeder mi amk? Kaybediyor işte.
Bir de şu zihindeki açık sekmeler mevzusu var.
Kafada 45 tane tamamlanmamış mesele dolaşıyor: "O evi değiştireceğim, o adama cevabını vereceğim, kursa kaydolacağım, aboneliği iptal edeceğim..."
Koltukta mal gibi yatıyorsun ama zihnin arkada NASA sunucusu gibi fan çalıştırıyor.
Sonra da diyoruz ki "Ben niye yorgunum?"
Ulan beynin içinde döner bıçaklarıyla mahalle kavgası çıkmış, mahalleli pencerelerden dökülüyor; sen de aşağıda kaldırıma büzülmüş, "Dövüşecekseniz sessiz dövüşün uykum var" diye için geçiyor!
Peki biz ne yapıyoruz? "Motivasyon gelsin de başlayayım" diye bekliyoruz.
"Bugün modum yok, yarın yaparım."
Yarın oluyor, mod yine yok.
Cuma oluyor; WhatsApp’tan simli gül resimli "Hayırlı Cumalar" mesajları akmaya başlayınca, "Günün bereketi kaçmasın kanka, zaten hafta bitti" ayağına yatıyoruz.
Böyle böyle ömrü "Kendimi iyi hissettiğim bir gün yaşayacağım" vaadiyle erteliyoruz. Ulan kendini iyi hissettiğin gün ayda bir defaysa, kalan 29 gün ne yapacaksın?
Psikoloji dünyasının bu konuda bulduğu en delikanlı numara Davranışsal Aktivasyon. Yani, motivasyonun gelip seni o yataktan kaldırmasını beklersen, o yatak senin mermer lahitin olur, üstüne de 'Dünyadan bir tembel geçti' diye yazarlar amk. Önce sen kıçını kaldırıp adım atacaksın, motivasyon paşa paşa arkandan seğirtecek.
"Duran arabayı itmek gibidir hayat" demiş şair. En zor kısmı o ilk santimdir.
Beyne "Bugün 3 saat çalışacağız" dersen kapıyı yüzüne kapatır.
Ama "Sadece dosyayı açacağız kanka, söz valla bakmayacağız" dersen kandırırsın.
"Tüm evi topla" deme kendine. "Sadece sandalyenin üzerindeki o iki tişörtü askıya tak" de.
"1 saat yürü" deme. "Binadan dışarı bir adım at, beğenmezsen geri dönersin" de.
Çünkü biz çoğu zaman yorgun değiliz. Biz sadece hayattan çekilmişiz.
İyi güzel de, insan kendisini neyin söndürdüğünü, o zihinsel suyun nereden sızıp ateşini söndürdüğünü nasıl bulacak?
Öyle "İçine dön, kalbini dinle, frekansını yükselt, meditasyon yap, Auranı temizle, kristallerle çakranı aç, 400 liralık matcha çayı demle" gibi gibi sosyete masallarıyla olmuyor o işler. İçine dönünce insanın karşısına genelde sadece dün geceden kalan vicdan azabı ve buzdolabının rafında küflenip biyolojik silah haline gelmiş yarım limon çıkıyor.
Seni neyin ıslattığını bulmak için dedektif gibi iz sürmen lazım. Benim denediğim yöntemler şunlar kanka:
"Ruh Emmicileri" Tespit Et (3 Günlük Enerji Çetelesi): Üç gün boyunca telefonunun not kısmına sadece şunu yaz: Hangi işten ya da hangi insandan sonra içim çekildi? Mesela saat 14.00’te Ahmet’le çay içtin. Masadan kalktığında sanki ruhunu çamaşır makinesinde sıkmışlar gibi mi hissediyorsun? Tebrikler, ilk sızıntıyı buldun. Ya da bir maili 40 dakikadır ertelediğini fark ettin. O mail seni yormuyor, o maili yapmama hissinin yarattığı suçluluk seni yoruyor.
"El Freni" Sorusunu Sor: Kendine dürüstçe şu soruyu sor: "Hayatımda kaç yıldır değiştirmek isteyip de 'Şimdi sırası değil' diye ertelediğim o tek şey ne?" Yıllardır "Bu sene kesin bırakıyorum" deyip bırakamadığın o saçma iş mi? "Biz neyiz şimdi?" aşamasını çoktan geçmiş ama cesaret edip yol veremediğin o ilişki mi? Taşınamadığın rutubetli ev mi, yoksa spora başlayacağım diye alıp kutusunda çürüttüğün o dambıl seti mi? O karar orada bir iltihap gibi durdukça, sen sabahları 500 miligram kafein de bassan o vücut canlanmaz. Çünkü motor "Ben bu yöne gitmek istemiyorum" diye hararet yapıyordur.
"Canlılık Anlarını" Yakala: Seni neyin söndürdüğünü bulamıyorsan, tersten git: En son ne zaman zamanın nasıl geçtiğini anlamadın? En son ne yaparken telefona bakmak aklına gelmedi? Biriyle geyik yaparken mi? Ahşap zımparalarken mi? Yemek yaparken mi? Zihninin "açık sekmeleri" kapattığı o nadir anlar, senin yakıt depolarındır. O anları haftana bilinçli olarak enjekte etmen gerekir.
Sahte Dinlenmeleri İfşa Et: Akşama kadar koltukta yatıp TikTok videosu kaydırınca buna "Dinleniyorum" deme. O dinlenmek değil, zihni uyuşturmaktır. Kalktığında belin ağrıyorsa ve için daha da karardıysa, o aktivite seni dinlendirmiyor, seni ağır ağır ıslatıyordur. Onu kes.
Her sabah kahveden mucize beklemeyin. Kahve garibim ne yapsın? Adam sadece arkandan "Hadi koçum, yaparsın, edersin, aslansın, kralsın, halledersin!" diye bağıran ama sen duvara tosladığında ilk kaçan sahte amigo gibi. Adamdan hem amigo, hem psikolog, hem yaşam koçu olmasını bekliyoruz!
Sorunu doğru teşhis etmek lazım:
- Bedenin mi yorgun? Git yat uyu kanka, romantize etme.
- Kafan mı dolu? O açık sekmeleri kapat, kararlarını ver ya da sil gitsin.
- Hayattan mı koptun? O zaman motivasyonu bekleme, kıçını kaldır ve en küçük adımı at.
Yani kardeşim, deliği bulmak için mucizevi bir aydınlanma bekleme.
Gün içinde seni nelerin "canlandırdığını", nelerin ise "içini kuruttuğunu" bir kağıda yazacak kadar kendine vakit ayır.
Seni söndüren şeyi bulduğunda, yapman gereken ilk şey o yangın söndürücüleri hayatından tek tek ayıklamaktır. Ancak o zaman altındaki ateş yeniden parlamaya başlar.
Üst kattaki adam o matkapla evi yıkmaya devam edecek. Dünya hâlâ saçma bir yer olmaya devam edecek.
Ama sen en azından el frenini indirdiğin için, araba yavaş yavaş da olsa gitmeye başlayacak.
Oh De Anı
Haftanın beş günü hayatın kenarında oturup, iki gün içinde yaşamaya çalışmak kader değil, kötü bir alışkanlıktır.
Belki daha fazla enerjiye ihtiyacın yoktur.
Belki yıllardır el freni çekili halde gaza basıyorsundur.
Bir süre kendini nasıl daha çok gaza getireceğini düşünme.
El freninin ne olduğuna bak.
Sen ne diyorsun?