#1 Elin oğlunun pusulasını fırlatıp kendi kayboluşuna 'oh' de.
Yıllar önce söylemiş Aydemir Reis.
"Ah deme, oh de" demiş.
Ama biz yine klasik insan hareketimizi yapmışız.
Adam bize hayat dersi vermiş, biz almışız cümlenin sadece ilk iki kelimesini.
Zaten bizim milletin de özel yeteneği bu.
Adam kullanım kılavuzunu elimize tutuşturmuş,
(başka bir şey tuttursa daha mı iyi olurdu?
Daha iyi olurdu diyenler var sanki aramızda)
biz de "abi bunu sonra okuruz" deyip hayatın ortasına dalmışız.
Sonra da cihaz niye hata veriyor diye şaşırıyoruz.
Olayların arkasındaki felsefeye falan bakmıyoruz.
Bir durup düşünmek yok.
Adam demiş ki,
"Ah keşke kendi işimi kursaydım..."
"Ah be, şu gitarı bir öttürebilseydim..."
"Ah keşke dünyayı gezip para kazanabilsem..."
"Ah keşke bahçeli bir evim olsa..."
"Ah keşke biraz daha genç olsam..."
Ah.
Ah.
Ah.
.
.
.
Deme.
Spotify'da "Pişmanlıklar Mix" listesi açıp, sabaha kadar çalma.
Adam demiş ki:
"Lan kardeşim, siz ne yapıyorsunuz?"
Hayat önünüze açık büfe koymuş, siz hâlâ "abi çatal neden plastik?" diye söyleniyorsunuz.
O çatalı sokturtmayın g.tüze.
(Sok ta rahatlayalım diyenler var sanki aramızda). (:
Sonra başlamış anlatmaya:
"Oh be..."
"Bu sabah da gözlerimi açtım."
"Oh be..."
"Kuşların sesini duyabiliyorum."
Gerçi burada küçük bir parantez açalım.
Sabahın köründe martının gelip:
"VEEAAAK VEEAAAK"
diye bağırması da ayrı bir tartışma konusu.
Kardeşim sen kuş musun, bozuk araba alarmı mısın?
Ama yine de...
Duyabiliyoruz.
"Oh be, istediğim şeyleri yiyebiliyorum."
"Oh be, gülleri koklayabiliyorum."
"Oh be, kuşların kanat çırpışını görebiliyorum."
Diyin demiş.
Adam bize mutluluğun formülünü vermiş.
Biz ne yapmışız?
Yeni araba, yeni telefon, daha büyük ev, daha fazla para diye koşmuşuz.
Sonra da:
"Abi neden huzursuzuz?"
diye şaşırıyoruz.
Lan adam yıllar önce söylemiş.
Biz hâlâ "ah" koleksiyonu yapıyoruz.
Sonra da:
"Bu hayat neden bizi cezalandırıyor?"
diyoruz.
Aydemir reis mi cezalandırsaydı?
(Bak hala “Evet, o cezalandırsaydı” diyenler var sanki). (:
Adam haklı abi.
Neyse, konuyu çok uzatmadan
Aydemir Akbaş abimize de Allah tan rahmet dileyip
bu haftaki konuma geçeyim.
Hayata dair insanın suratına tokat gibi çarpan bazı anlar vardır sevgili okuyucu.
Öyle Hollywood filmi gibi şeyler değil.
Kimse ölmez.
Kimse seni terk etmez.
Polis kapıya gelip "beyefendi hayatınızın kontrolünü kaybetmişsiniz" diye tutanak tutmaz.
Ama bir anda durursun.
Elindeki telefonu indirirsin.
Tavana bakarsın.
Ve o meşhur soru gelir:
"Lan ben napıyorum?"
Beyin de acayip bir organ.
Gerçekten fabrika ayarları biraz problemli.
Adam 10 dakika Instagram'a giriyor.
Sadece 10 dakika.
Sonra çıkınca hayatının komple çöpe gittiğine karar veriyor.
Ulan daha 10 dakika önce gayet normaldin.
Şimdi bir bakmışsın:
"Ben niye İsveç’te dağın başında keçiyle kahve içen biri değilim?"
diye kendi kendini sorguluyorsun.
İnanılmaz bir sistem.
Şahane bir mühendislik harikası.
Koskoca nöron ağı birleşip evrenin sırrını çözeceğine,
koltukta tünemiş
"Ulan keçi benden daha mutlu amk" diye varoluşsal kriz çıkarıyor.
Eskiden insanlar kendini mahalledeki komşusuyla kıyaslardı.
"Ahmet yeni araba aldı."
"Mehmet'in oğlu üniversiteyi kazandı."
En fazla bu.
Şimdi öyle mi?
Artık dünyanın öbür ucundaki 24 yaşındaki velet gelip psikolojik olarak kafana terlikle vuruyor.
Adam İsveç'te dağın tepesinde kahvesini içiyor.
Sis var.
Orman var.
Arkada kuş sesi.
Fotoğrafın altına yazmış:
"Slow mornings."
Lan slow morning ne?
Benim sabahım slow değil.
Benim sabahım Run Forrest Run aq.
Alarm çalıyor.
Ruhum bedenden çıkıp:
"Abi bugün ben gelmeyeyim, sen tek devam et."
diyor.
Adam kahvesini içiyor
Ben ise aynı anda mutfakta pijamayla dikilmişim.
Saç baş dağılmış.
Buzdolabının kapağı açık.
Niye açtığımı bilmiyorum.
Muhtemelen hayatımın anlamını orada bulacağımı düşündüm.
Elimde peynir.
Peynire bakıyorum.
Peynir bana bakıyor.
İkimizin de gözlerinde aynı ifade:
"Biz bu işin neresindeyiz?"
Sonra bir anda dank ediyor.
Lan ben aslında o İsveç’teki elemanı kıskanmıyorum ki.
Ben adamı değil, kendi halimi dövüyorum.
Adamın 15 saniyelik Instagram hikâyesini alıyorum, kendi hayatımın 24 saatlik kamera kaydıyla karşılaştırıyorum.
Ulan bu nasıl bir adaletsiz maç?
Adam en güzel pozunu koymuş.
Ben ise kendi hayatımın "kamera arkası, silinmesi gereken sahneler" bölümünü izliyorum.
Sonra da dönüp kendime:
"Ben niye böyleyim amk?”
diye soruyorum.
Belki de adam eve gidince o kadar huzurlu değildir.
Belki o muhteşem dağ manzaralı evine gidip:
"Lan bu kombi niye yine bozuldu?"
diye tesisatçı arıyordur. İsveç’te tesisatçı bulmak çok zormuş /:
Nasıl avutuyorum ama kendimi...)
Belki sevgilisi:
"Sen sürekli telefondasın."
diye trip atıyordur.
Belki adam gece yatağa yatınca o meşhur İsveç sessizliğinin içinde tavana bakıp:
"Acaba hayatımın en güzel yıllarını doğru yerde mi harcıyorum?"
diye kendi kendini yemeye başlıyordur. Malsa tabii (:
İnsan milleti acayip bir canlı.
Başkasının vitrinine bakıp kendi depomuzun haline üzülüyoruz.
Adam sadece güzel bir kahve fotoğrafı koymuş.
Biz oradan adamın:
- karakter analizini,
- çocukluk travmalarını,
- ilişki durumunu,
- finansal durumunu,
- iç huzur seviyesini
çıkarıyoruz.
Sherlock Holmes mezarından kalksa:
"Abi ben bu kadarını çözmedim, siz manyak mısınız?"
der.
Belki de mesele kimsenin problemsiz olmaması.
Sadece bazılarının problemlerini güzel manzaraların önünde çekmesi.
Biz de o manzaraya bakıp kendi çamaşır sepetimizle moralimizi bozuyoruz.
Bence burada asıl komik olan şu:
İnsanlık binlerce yıldır hayatın anlamını arıyor.
Filozoflar kitap yazıyor.
Bilim insanları araştırıyor.
Dinler cevap vermeye çalışıyor.
Biz ise 2026 yılında hâlâ başkasının kahvesine bakıp kendi hayatımızı sorguluyoruz.
Gerçekten garip canlılarız.
Evrenin sırrını çözmeye çalışıyoruz ama önce Instagram'ı kapatmayı öğrenmemiz gerektiğini bilmiyoruz.
Sosyolog Erving Goffman, insan hayatını bir tiyatro sahnesine benzetir.
Hepimizin bir ön sahnesi vardır.
Millete makyaj yapıp gösterdiğimiz vitrin.
Bir de arka sahnemiz vardır.
Don atlet oturduğumuz.
Hazırlıksız halimiz.
Dağınıklığımız.
Korkularımız.
Asıl enayiliğimiz şurada başlıyor:
Başkasının 15 saniyelik filtrelenmiş şovunu izleyip,
kendi arka sahnedeki sefilliğimizle kıyaslıyoruz.
Elin oğlu atıyor:
Kahve,
dağ manzarası,
arkada tatlı bir rüzgar...
Sen dönüyorsun kendi evine:
Dağınık masa.
Sepette birikmiş don-atlet.
Tezgahtaki bulaşıklar.
Sonra da tavana bakıp: "Millet ne hayatlar yaşıyor be" diye tribe giriyorsun.
Ulan şaşkın.
Adam sana tiyatronun ön sahnesini satıyor,
sen kendi kulisindeki tozlu dekorlara bakıp ağlıyorsun.
Yapma gözünü seveyim.
Belki insan olmanın olayı budur.
Bir yandan milyarlarca yıllık evrende küçücük bir nokta olmak.
Diğer yandan sabah kahvesinin sıcaklığından mutlu olabilmek.
Bir yandan ölümden korkmak.
Diğer yandan saçma bir videoya kahkaha atmak.
Çok garip canlılarız.
Bir yandan evrenin neden var olduğunu,
ölümden sonra ne olacağını,
hayatımızın anlamını çözmeye çalışıyoruz.
Diğer yandan sabah evden çıkarken anahtarımızı nereye koyduğumuzu bulamayıp 15 dakika kendi evimizin içinde dedektif gibi dolaşıyoruz.
Evrenin sırrını çözecek beyin, salondaki anahtarla baş edemiyor.
Belki de hayatı çözmemiz gerekmiyor.
Belki hayat, çözülmesi gereken bir matematik problemi değil.
Belki biraz yaşanması, biraz gözlemlenmesi, biraz da gülünmesi gereken garip bir deney.
Çünkü düşününce çok tuhaf bir durumdayız.
Milyarlarca yıllık evrende kısa bir süreliğine ortaya çıkıyoruz.
Sonra bu kısa sürede:
- hangi kariyeri yapacağımızı düşünüyoruz,
- insanların bizi beğenmesini istiyoruz,
- doğru kahveyi seçmeye çalışıyoruz,
- pazartesi sendromu yaşıyoruz.
Evren bizi izlese muhtemelen şöyle derdi:
"Çok tatlılar ama biraz fazla düşünüyorlar."
Oh De anı:
Oh be...
Mutfakta zeytin var, peynir var.
Çay demleniyor.
Yorganım var, yatağım var.
İsveç’teki eleman dağda soğuktan donarken ben evde don-atlet oturabiliyorum.
Kahveyi manzarasız içince de kahve tadı geliyor neticede.
Dünyanın en mutlu insanı değilim belki ama,
valla bakınca benim hayat da fena sayılmazmış be kral.
Bu hafta kendime bıraktığım not:
Yanlış yolda değiliz, kaybolmadık da. Sadece elimizde başkasının haritası var. O haritayı yırtıp atınca yol zaten kendi kendine açılıyor.
Küçük hayat deneyi
Bu hafta deney:
Bir gün boyunca kendini eleştirmeden yaşamayı dene.
Başaramazsan sorun değil.
Muhtemelen beynin zaten sana 31 farklı eleştiri hazırlamıştır.
Sen de 31 den de keyif al işte. Sana daha ne diyim (:
Not:
Son kısmı hiç öyle bağlayacağımı hesaplamamıştım.
Yazı öyle akınca da içimdeki puşta engel olamadım.
Engel olamayınca da aklıma Yiğit Özgür'ün bir karikatürü geldi.
Yiğit abi, kalemine sağlık.

Haftanın sorusu:
Eğer kafanın içindeki o sürekli darlayan, her şeyden "ah" çıkaran karakter bir insan olsaydı; oturup bir kahve ısmarlar mıydın, onu dinler miydin, yoksa "sekter get lan" deyip kapının önüne mi koyardın?
Sen ne diyorsun?